Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Ankara, yalnızca bir başkent olmadı; aynı zamanda bir fikir mekânı hâline geldi. Yeni devlet, kendini bu şehirde kurarken Ankara’yı bir vitrin gibi kullanmadı. Amaç, dünyaya gösterilecek bir dekor üretmek değil; devleti taşıyabilecek bir şehir inşa etmekti. Bu yüzden Ankara’da yapılanlar, hızlı ama savruk olmadı. Şehir, adım adım yeniden düzenlendi.
Erken Cumhuriyet yıllarında Ankara’nın yeniden inşası, bir mimarlık hamlesinden ibaret değildi. Asıl mesele, şehrin işleyişinin kurulmasıydı. Yeni binalar yapıldı, yollar açıldı, kurumlar yerleştirildi; fakat bunların hiçbiri başıboş bırakılmadı. Ankara’da her şey, bir bütünün parçası olarak düşünülmeye çalışıldı. Bu bütünlük arayışı, başkentin kalıcı olmasının temel şartıydı.
Yeni devletin ihtiyaç duyduğu şey, gösterişli meydanlar kadar işleyen kurumlardı. Ankara, bu ihtiyaca cevap verdi. Şehir, bürokrasiyi barındırdı ama bürokrasiye teslim olmadı. Hayat, idari yapının gölgesinde tamamen silinmedi. Mahalleler yaşamaya devam etti, çevre ilçelerle bağ kopmadı, üretim tamamen durmadı. Ankara, modernleşirken hayattan vazgeçmedi.
Bu dönemde Ankara’da kurulan düzen, hızdan çok istikrarı önceledi. Yeni devlet, kalıcı olmak istiyordu. Kalıcılık ise aceleyle kurulmaz. Ankara’da yapılanlar, “şimdi olsun” mantığıyla değil, “kalsın” düşüncesiyle ele alındı. Bu yaklaşım, şehri kısa sürede yormadı. Ankara, ağır ama sağlam bir biçimde büyüdü.
Erken Cumhuriyet’in Ankara’sı, geçmişle bağını koparmadı. Eski şehir yok edilmedi; yeni şehir onun yanına yerleştirildi. Bu yan yana duruş, bilinçli bir tercihti. Yeni devlet, kendini geçmişe karşı tanımlamak yerine, geçmişin üzerine kurmayı denedi. Ankara, bu denemenin mekânı oldu. Şehir, eskiyle yeninin kavga etmediği nadir alanlardan biri hâline geldi.
Bu süreçte Ankara’nın en büyük avantajı, daha önce de öğrendiği yük taşıma alışkanlığıydı. Savaşın, yokluğun ve belirsizliğin yükünü taşıyabilmiş bir şehir, devletin yeniden kuruluş yükünü de taşıyabildi. Ankara, bu yüzden bocalamadı. Şehir, yeni rolünü abartmadı; ama küçümsemedi de.
Erken Cumhuriyet yıllarında Ankara’da şekillenen hayat, ne tamamen eskiydi ne de bütünüyle yeni. Bu arada kalmışlık, bir zayıflık değil; bir uyum alanı yarattı. Devletin dili sertleştiğinde şehir yumuşattı, hayat zorlaştığında çevre dengeledi. Ankara, devletle toplum arasında tampon bir mekân işlevi gördü.
Bu işlev, Ankara’nın başkent olarak kökleşmesini sağladı. Şehir, yalnız kararların alındığı yer olmadı; kararların taşınabildiği yer hâline geldi. Taşınamayan kararlar, uzun ömürlü olmaz. Ankara, kararları taşıyabildiği için başkent kaldı.
Erken Cumhuriyet’in Ankara’sı, bir proje şehri değil; yerleşen bir şehirdi. Yerleşen şehirler, geçici olmaz. Ankara da geçici olmadı.